Qorıxöyek   |    Çıpçıq   |    Bäxet   |
 
 
 
 
ÇANAKKALE ZAFERİ SEBEBİYLE HİCRETİN ANLAMI

Çanakkale'de dünya tarihinin en kanlı savaşı olmuştur. Zamanın şartları ne olursa olsun hiçbir savaş Çanakkale Savaşı'nın büyüklüğüne yaklaşamaz. Bu savaş, mananın maddeye karşı olan savaşıdır. Bir tarafta teçhizat bakımından zayıf fakat maneviyatı güçlü bir ordu, diğer tarafta her türlü maddiyata ve teçhizata sahip ordular topluluğu. Mermilerin bile havada çarpıştığı, iki taraftan yaklaşık 500 bin kişinin yaşamını yitirdiği savaş Türk milletinin, dini ve milli hislerinin kuvvetini bütün dünyaya göstermiştir. Bu savaş Allah'ın izniyle; Türk devletinin ve İslamiyet'in günümüze kadar ulaşmasına katkı sağlamıştır. Allah bütün şehitlerimize rahmet eylesin. Aşağıdaki anı milletimizin hangi amaç uğruna savaştığını göstermektedir.

Bu çetin savaşlar içinde Mustafa Kemâl'i etkileyen Bomba Sırtı savaşı vardır ki bu büyük komutanı fazlasıyla etkilemiştir. Kendisi de olayı şöyle anlatmaktadır.

"Biz kişilerin kahramanlık sahneleriyle ilgilenmiyoruz. Yalnız size Bomba Sırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasında mesafemiz 8 metre, yani ölüm kesin... Birinci siperdekiler hiç biri kurtulamamacasına hepsi düşüyor; ikincidekiler onların yerine giriyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, 3 dakika kadar sonra öleceğini biliyor, en ufak bir duraksama bile göstermiyor. Sarsılmak yok! Okuma bilenler ellerinde Kuran-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şehadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayrete ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale Muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur."

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor
,
Bir hilal uğruna Yarab ne güneşler batıyor
.

Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker,
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer
.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi,
Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi
.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın,
Gömelim seni tarihe desem sığmazsın
.

Ey şehit oğlu şehit isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber
.

Mehmet Akif ERSOY

İslâmiyet’i ilk kabul etmekle şereflenmiş bu asil Türk topluluğu her türlü zor şartlarda bile yapabileceğinin en iyisini yapmayı başardı ve zamanla Türk-İslâm Dünyasındaki seçkin yerini aldı. Özellikle Kazan Tatar mollalarının gayretiyle Türkler arasında bir Türk-İslâm birliği bilinci uyandı ve birbiriyle kopuk yaşayan Türk toplulukları arasında bağlantı sağlamış oldu. Bu başarılarına karşılık  Kazan Tatarlarına yönelik zulüm ve işkence, dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı, birçok Kazan Tatarı anayurtlarından göç etmek zorunda kaldı.

Atalarımız Nisa süresinin 97. ayetini kendilerine bu kutsal yollarda rehber almışlar: Din için hicret etmek lazım olup ta, hicret etmeyip kendilerine zulüm edilen kişilerin ruhlarını alan azap melekleri söylerler: Ne oldu size, dininiz pek zayıf? O kişiler söylerler: Biz kafirler arasında yaşayıp zayıf olduk, dinimizde çok hatalar yaptık.

Ana vatanlarını, doğup büyüdükleri yerleri bırakıp gitmek için çok mühim sebepleri olmalıydı. O zamanki sebepleri yalnız açlık yada iktisadi hallerinin kötülüğü ile anlatmak doğru olmaz. Sebeplerin en büyüğü Rusya İmparatorluğu’nun Rus olmayan halklar üzerindeki merhametsiz rejimi olmaktadır, atalarımız dini ve milli duyguları saklamanın ve gelecek nesillere bırakmanın tek çaresinin hicret etmek olduğunu görmüşlerdir. Dedelerimiz bunları bize her zaman söylediler, çünkü onların hepsi de alim olmuşlar, din yolunda yaşamışlar ve bize de öyle yaşamayı vasiyet edip kaldılar.

Bu göç esnasında düşünülebilecek en uygun devlet, o zamanın tek Müslüman devleti olan Osmanlı Devleti olmuştur. Kazan Tatarları, akıl almaz zulüm ve eziyetlere uğradıkları Rusya’dan göç ederek geldikleri, Osmanlı Devleti’nde de rahata kavuşamamışlardır. Artık dini ve milli duygularını koruyup devam ettirmek için yapmaları gereken şey, yeni vatanları için savaşmaktı. Sadece Kuruhöyük köyü; Galiçya, Yemen, Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarında 45 veya 52 şehit vermenin onurunu yaşamıştır. Efendiköprüsü, Böğrüdelik, Hilmiye ve diğer köylerden de nice şehitler verilmiştir. Türklerin bu en seçkin topluluğu, tarihin birçok devrinde İslâmiyet’e ve Türk milletine yapmış oldukları şanlı hizmetlerin belki de en büyüğünü Anadolu’da yapmıştır.

 Kuruhöyük’ten savaş anıları;

Abdülhamit Polat analtıyor; 1313 (m. 1898) doğumlu Abdülmecid isminde bir ağabeyim vardı. Seferberlik zamanında askere gitti. Rahmetli annem bir kitabın kenarına yazmış. 1331 yılı, Mayıs’ın 5. gününde oğlum Abdülmecid askere gitti, Cenab-ı Allah sağlık versin diye, onyedi yaşındaydı diye yazıp koymuş. O zamanlar 17 yaşındakileri de askere aldılar. Seferberlikten sonra ağabeyim geri gelmedi. Şehit mi oldu yoksa başka bir türlü öldü mü ne olduysa bir haber gelmedi. Künyesi de gelmedi. Seferberlik yıllarında iş yapabilecek çocuğu olmayanlar ve askere gidemeyen yaşlı kişileri olmayan aileler çok zahmet çektiler. Çoluk-çocuk aç kaldılar. Seferberlikten sonra köye Yunan geldi. Haymana çöllerinde Türk’ün dayağını iyice bir yiyip, gerisin geri dönüp bizim köyün kuzeyine yerleşti. Bir sene kadar orada yattı. Biz Türk ordusunun bütün nakliyatını taşıdık, gerilerden, köylerden. Ertesi sene harmandan sonra 26 Ağustos taarruzunda bizi, iki kişi gönüllü olarak arabacı vazifesinde gönderdiler. Orduya, kendi ordumuza, Türk ordusuna, gönüllü olarak…

Muhittin Melle anlatıyor; Yunan ordusu Kuruhöyük’e 1337 (m. 1921) yılında Kurban bayramının birinci günü sabahı gelmiş. Herkesin bayram namazı için camide olduğu zaman, köyün bekçisi camiye giderken, Yunanlıların köyün kuzey-batısında altı kilometre uzaklıktaki Herek Dağı’ndan kara bir bulut gibi geldiklerini görür. Hemen camidekilere haber verir. O zaman için köyde yalnızca ihtiyarlar, kadınlar ve çocuklar bulunuyor. Eli silah tutan erkeklerin hepsi cephelere, harbe gitmişler. En tecrübeli ihtiyar olan Şah Merdan isminde bir zât beyaz bir bez getirip minareye astırıyor. Herkes genç kız ve gelinlerini bodrumlara, ocaklara saklayıp ön taraflarına eşyalar, yakacaklar yığıyorlar. Köyü mutlak bir yıkımdan, can ve namuslarını da düşmanın şerrinden muhafaza etmek için aralarında şöyle anlaşıyorlar: Evlerindeki yoğurtları ayran yapıp onlara ikram edecek, onları iyi karşılayacaklar ama onlara karşı hiç Türkçe konuşmayıp Rusça konuşacaklar. Bu plânı tatbik ediyorlar. Yunanlılar bunun neticesinde köye zarar vermeden çekip gitmişler. Savaştan sonra bazı kimselerin şikayeti üzerine Şah Merdan İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmış ve suçsuz olarak ilam edilmiştir.

Dinmuhammed kartın oğlu Şeyh Ahmed, Birinci Dünya Savaşı'nda, Yemen Cephesinde şehit olmuş.

Sıbgatullah kartın oğlu Abdullah’ı küçük yaşta askere almışlar, kaçıp eve geri gelmiş, annesi ve ablası yaşının küçük olduğunu bildikleri halde “Asker kaçağı oğlumuz olamaz.” diyerek götürüp Mahmudiye'de askeriyeye teslim etmişler. Daha sonra savaşta Yunanlılara esir düşmüş ve Yunanistan’a götürülmüş. Sonrasında orada öldüğünü öğrenmişler. Bu olayda Kazan Tatarları için din ve vatan sevgisinin evlat sevgisinden de önde geldiğini görüyoruz. Daha sonra devletin, şehit annesi olarak maaş bağlama teklifine, “Ben şehit anasıyım, oğlumun kanını, kemiğini satıp yiyemem, böyle teklif olur mu?”  diye ağlayarak reddetmiş.

Sıbgatullah kartın diğer oğlu Abdurrahman, Yunan Ordusunun Osmaniye’ye geldiği sene 17-18 yaşlarındaymış. Yunanlılar Abdurrahman’ı çalıştırmak için yanlarında götürmüşler, süngülüye süngülüye cephane taşıtmışlar. Götürüldükten 1-2 ay sonra bir fırsatını bulup kaçmış. Yolda Yunanlılarla karşılaştığında şehitlerin arasında ölü gibi uzanırmış. (Buradan Yunanlıların ne kadar çok insanı katlettiği de ortaya çıkıyor.) Yunanlılar bütün cesetlerin ayaklarını süngüyle dürtüp ölüp ölmediğini kontrol ediyorlarmış. Abdurrahman, sabırla, hiç hayatta olduğunu belli etmeden o süngü darbelerine dayanmış. Yunanlılar gidince yara bere içerisinde yola devam etmiş. Önceden cephane taşırken vurdukları süngü darbelerinin açtığı yaraların üstüne bir de ayakları da süngü darbeleriyle yaralanınca, Abdurrahman’ın köye dönüşü çok meşakkatli olmuş. O döndüğünde, köyde Türk askerlerinin karargâh kurmuş olduğunu görmüş. Yunan Ordusu Anadolu’da iken, yöreye gelen Türk Ordusuna ait bazı birlikler Osmaniye ve komşu köylerde belli bir süre konaklamışlar. Bu süre zarfında subaylar, köyün temiz, bakımlı ve hamamların cazipliğinden dolayı Osmaniye’de kalmışlar, askerleri diğer köylere yerleştirmişler. Abdurrahman’ın babası Sıbgatullah’ın evinin büyüklüğü ve köyün girişine yakın olduğundan  yüksek rütbeliler oraya yerleşmişler. Abdurrahman köye döndükten sonra Yunanlılar hakkında Türk subaylarına birçok bilgi vermiş.

Son sözü Hilmiye köyünden Ahmet Şahin söylüyor: "Şahsi düşüncem, hem büyüklerimizin kemiklerini sızlatmamak için hem de kendimiz için, dedelerimizin bu amaçları doğrultusunda yaşamaya çalışmalıyız. Mezarlarından bize desinler. (Evet, çektiğimiz eziyetlere değdi...)"

Kuruhoyuk
19.03.2006

Baş Bit | Yañalıq | Qorıxöyek | Mädäniät | Video | Tatarça